HomeHaldun Gülerden ÖykülerNalbant Kamber Usta

Nalbant Kamber Usta

NALBANT KAMBER USTA’NIN HAZİN ÖLÜMÜ

Çocukluğumun geçtiği şirin sahil kasabasının yine kasabanın kendisi gibi şirin mi şirin bir çarşısı vardı. Kasaba pazarının kurulduğu perşembe günleri, cıvıl - cıvıl insan kaynayan çarşı daha da şirinleşir, sevimlileşirdi...

 

 

Perşembe günleri, gelinlik kız arayan oğlan anneleri, kasabadan yada civar köylerden pazara gelen bekar genç kızların arasından oğluna “eli yüzü düzgün,helal süt emmiş, temiz aile kızı” bulmaya çalışırlardı. Oğluna uygun kız bulan anneler, beğendikleri kızın köyden ise hangi köyden, kasabadan ise hangi aileden olduğunu araştırır, kızın helal süt emmiş bir aile kızı olduğuna kanaat getirirlerse, ne yapar- yapar kızı istemek için ailesi ile bağlantı kurarlardı. Pazarın kurulduğu perşembe günleri,farklı köylerden yada kasabadan olan sevgililer içinde buluşma günüydü.

 

Kasaba pazarına annesi ile gelen genç kızlar yavukluları tarafından takip edilir,genç kızlar bir ara çeyiz eşyası bakmak bahanesi ile annesinin yanından ayrılır ve önceden belirledikleri yerde yavuklusu ile buluşur, hasret giderdikten sonra alelacele tekrar annelerinin yanına dönerlerdi.Kız annelerinin çoğu, kızlarının yavuklusu ile buluştuğunu bilmekle beraber bilmezlikten gelir, yine de ne olur ne olmaz diyerek,disiplini de elden bırakmamak için kızlarını “Nerelerdesin kız?İti var,kopuğu var,bir daha yanımdan ayrılırsan saçını başını yolarım!” diye azarlamaktan da geri kalmazlardı. Ayrıca perşembe günü, henüz gönlüne göre bir sevgili bulamamış genç erkek ve kızların, beğendikleri birini bulduklarında, mahcup ve kaçamak bakışlarla yeni aşkların temellerini attıkları gündü...

 

Kasabanın çarşısında, günümüzde artık yok olan; ürettikleri bakır kap-kacakların üzerine işlediği desenlerle can veren bakırcı ustaları; eskimiş kaplara yaptıkları kalayla adeta gelinlik giydiren kalaycılar; kasabanın kadınlarının topladığı eski ip ve bez parçalarına Anadolu insanının sevinçlerini, hüzünlerini, dertlerini, mutluluklarını kısacası yaşamlarını, dokuduğu kilimlere renk ve desen olarak aktaran kilimci ustaları vardı...

 

Birde...Evet birde...Kasabanın çarşısında;bakırcı,kalaycı, kilimci ustalarına ilaveten; benim her sabah okula giderken ve okuldan çıktıktan sonra çalışmasını seyretmeye doyamadığım Nalbant Kamber Usta vardı...

Nalbant Kamber Usta’nın dükkanı,kasaba çarşısının tam ortasındaydı.Her sabah saat 6’da Nalbant Kamber Usta’nın dükkanının iki parçadan oluşan,tahtadan yapılmış,at arabası geçecek genişlikteki kapısı dükkanın içine doğru açılır ve duvarlara sabitlenirdi.Elli-ellibeş yaşlarında, 1.90 boylarında,geniş omuzlu, elma yanaklı,kalın bıyıklı,ilerlemiş yaşına rağmen bir delikanlı kadar çevik,eskilerin “Nur yüzlü” dedikleri türden insana güven veren yüz hatlarına sahip olan Nalbant Kamber Usta; dükkanına gelen tüm atları, “Ne haber yavru” diyerek okşayıp,sevmeden nallarını yapmaya başlamazdı.

 

Nalbant Kamber Usta,atların ayaklarına çakacağı her nalı büyük bir özenle, milim - milim hesaplayarak ölçtükten sonra çakarken, bende,her sabah okulumun yolu üzerinde bulunan Nalbant Kamber Usta’nın dükkanının karşısına geçer, ellerimi arkadan bağlayarak,hayran hayran Kamber Usta’yı seyrederdim.Bazı günler Kamber Usta’yı seyretmeye öylesine dalardım ki; okulu unutur, okula gitmeyi hatırladığımda ise, birinci ders başlamış hatta yarılanmış olurdu. Böyle birkaç gün geç kalınca, öğretmenimin bana “bir daha sabahları geç kalırsan okula anneni veya babanı çağıracağım” dediğini hatırlıyorum...


Hemen-hemen her gün okula giderken ve okuldan geldikten sonra Kamber Usta’yı izleye- izleye yaptıklarını ezberlemiştim. Kamber Usta, fazla düzenli ve titiz olduğu için yıllardır yalnız çalışır ve yanına çırak yada yardımcı eleman almazdı.Atların nallarını çakarken, genellikle atların sahipleri Kamber Usta’ya yardım ederdi. Kamber Usta sabahları dükkanını açtıktan sonra ilk iş olarak, hepsine birer ad taktığı aletlerini kullanmadan önce elden geçirir ve bakımlarını yapardı. Önce, “yaren” dediği, yarım ay şeklindeki, nallarını çakmadan önce atların tırnaklarını kestiği bıçağını özenle bilerdi. Ardından, “delifişek” dediği,atların nallarını hem kesmeye, hem çakmaya yarayan kesere benzer aletini, “büyük birader” ve “küçük birader” dediği atların eski nallarını ve nalların çivilerini sökmeye yarayan büyük ve küçük kerpetenleri, yine nalları çakmaya yarayan “büyük asker”, “ortanca asker” ve “küçük asker” dediği boy boy çekiçlerini siler, temizler ve son olarak da, nalları çakmadan önce düzelttiği örsünü temizleyip, yerleştirdikten sonra çalışmaya başlardı...

 

Atların nallarını çakarken yada sökerken kendisine yardım eden at sahiplerine “delifişeği uzat” , “küçük biraderi ver”, “büyük askeri getir” şeklinde talimatlar vererek aletlerini isterdi. At sahipleri de yılların alışkanlığı ile Kamber Usta’nın aletlerine taktığı adları bildiklerinden genellikle aletleri hatasız olarak verirlerdi. Nadiren de olsa,at sahipleri Kamber Usta’nın adını söyleyerek istediği aleti veremediğinde ise Kamber Usta at sahibine ders verircesine, “oğlum,bunları öğren artık,büyük birader dediğim büyük kerpeten!” diyerek hafifçe azarlardı. Kamber Usta birde aletleri kendisine verilirken aletin sapının kendisine dönük olmasına dikkat edilmesini isterdi.Kendisine yardım eden at sahibi istenilen aleti Kamber Usta’nın istediği gibi -sapı Kamber Usta’ya dönük biçimde - uzatmazsa,at sahibini şakayla karışık “bir daha ters verirsen bu aleti kafanda bulursun” diyerek uyarırdı...

 

Yaptığı işi çok seven ve önemseyen Kamber Usta için para ise daima ikinci plandaydı.Müşterilerinden çiftçilikle uğraşanlar borçlarını hasat zamanı ödemek için çoğu zaman Kamber Usta’ya “harmana hesaplaşalım Kamber Usta” diyerek borçlarını veresiye defterine yazdırdıktan sonra,tarlalarından mahsullerini toplayıp, sattıktan sonra öderlerdi. Atlarının nallarını yaptırmaya -genellikle köylerden - gelen fakir at sahipleri,yaptırdıkları iş karşılığı Kamber Usta’ya çoğu zaman para yerine köy yumurtası, torba yoğurdu, meyve,sebze hatta zaman zaman buğday, arpa, şekerpancarı dahi getirirlerdi. Kamber Usta, onları da , para veren müşterilerinden ayırt etmez, bu müşterilerini de işlerini bitirdikten sonra para veren diğer müşterileri gibi, “bereket versin, kesene bereket” diyerek, dükkanından uğurlardı...

 

Her sabah okula giderken yolum Kamber Usta’nın dükkanının önünden geçtiği için, okula giderken ve okuldan döndükten sonra Kamber Usta’nın dükkanının karşısına geçer, saatlerce Kamber Usta’yı seyrederdim.Kamber Ustayı seyrederken, zaman-zaman kendimi Kamber Usta olarak,zaman zaman da Kamber Usta’nın yardımcısı olarak düşlerdim.Kamber Usta’nın yerine geçmek düşü, bana gerçekleşmesi çok zormuş gibi gelmekle beraber; yardımcısı olmak düşü için, “neden olmasın” diye, düşünürdüm. Hatta birkaç kez tüm cesaretimi toplayarak, Kamber Usta’ya “Kamber Usta, senin yanında çıraklık yapayım mı?Para falan da istemem” demek için niyetlendiysem de; defalarca prova yapmama rağmen, her seferinde Kamber Usta’nın haşmetli görünüşünden çekindiğimden son anda vazgeçtim...

 

Güneşin tatlı tatlı insanların sırtını okşadığı; şirin kasabamızın yeşile büründüğü; ağaçların renk-renk çiçeklerle bezendiği; benim ise her zaman olduğu gibi Kamber Usta’yı seyredebilmek için arkadaşlarımın ısrarla tarlalarda “çiğdem” toplama ve komşu mahalle ile mahalle maçı yapma tekliflerini reddettiğim tatlı bir bahar günü,beklediğim fırsat önüme çıktı...

 

Kamber Usta, yine her zaman olduğu gibi, kendisine getirilen bir atın nallarını, atın sahibinin yardımı ile yapmaya çalışıyordu. Kamber Usta,atın önce sağ ön ayağının eski nalını at sahibinin yardımı ile söktü.Ardından, yaren ile atın tırnaklarını kesip düzeltmek için atın ayağını eline aldığında, kendisine yardım eden at sahibi, sigara almak için iki-üç dükkan yandaki bakkala gitti.At sahibinin bakkala gittiğinden haberi olmayan Kamber Usta,her zaman olduğu gibi davudi sesiyle :


-Recep,yareni ver oğlum...
Diye seslendi.Beş-on saniye bekledikten sonra,yarenin gelmediğini gören Recep Usta tekrar :
-Recep,nerdesin oğlum!? Sana diyorum,yareni ver ulan!.
Recep’ten yine ses gelmedi tabi ki...
İşte benim için günlerdir beklediğim fırsat gelmişti...


Hemen Kamber Usta’yı her zaman seyrettiğim dükkanın karşısından ok gibi fırlayarak, günlerce seyrede-seyrede artık dükkandaki yerini ezberlediğim yareni almak için dükkana doğru koştum.Yareni aldıktan sonra, Kamber Usta’nın istediği gibi - sapı Kamber Usta’ya gelecek şekilde- Kamber Usta’ya uzattım.Elinde atın sağ ayağı ile beklemekte olan Kamber Usta biraz şaşırmış olmakla beraber yareni aldı ve atın tırnaklarını yavaş-yavaş kesmeye başladı. Kamber Usta atın tırnaklarını kesip düzelttikten sonra, her zaman olduğu gibi dudaklarının arasına beş altı tane çivi aldı.Ben artık yapılan işlerin sıralamasını ezberlediğimden, Kamber Usta’nın bir şey söylemesine fırsat bırakmadan, “delifişek” denilen Kamber Usta’nın keserini getirdim. Kamber Usta’nın şaşkınlığı biraz daha arttı, fakat yine bir şey demeden delifişeği alarak, atın ayağında son düzeltmeleri yaptıktan sonra, nalı atın ayağına yerleştirdi ve bana, “sen şimdi de ne getireceğini bilirsin” der gibi bakarak delifişeği yere koydu. Ben hemen koşarak bu kez de Kamber Usta’nın “büyük asker” dediği, büyük boy çekici getirdim. Kamber Usta, getirdiğim çekici bu sefer almadı, ağzındaki çivileri çıkardı ve bana doğru başını çevirerek:


-Bu at daha genç,bu çekiç ayağına ağır gelir, dedi.Bunun üzerine bende Kamber Usta’ya :
-O zaman ortanca askeri getireyim, dedikten sonra koşarak bir boy küçük çekici getirdim.Kamber Usta şaşkın gözlerle :
- Sen küçük askeri nereden biliyorsun!? Dedi.
- Ben her zaman seni seyrediyorum..., diye cevap verdim. Kamber Usta başka bir şey söylemeden, her zamanki dikkat ve özeni ile atın sağ ön ayağının nalını çaktı.Biraz sonra atın sahibi dükkana geri geldi. Kamber Usta, atın sahibinin ve benim yardımlarımla atın diğer ayaklarının nallarını da çaktıktan sonra, atın yelelerini okşayarak ata “Haydi bakalım yavru geçmiş olsun” dedi.Atın sahibi de Kamber Usta’ya :
- Sağ olasın Kamber Usta,harmana hesaplaşırız... , diyerek atını alıp dışarı çıktıktan sonra Kamber Usta ile ben dükkanda yalnız kaldık. Ben yalnız kalmamızı fırsat bilerek, bütün cesaretimi toplayıp, Kamber Usta’ya seslendim.
- Okuldan çıktıktan sonra sana çıraklık yapayım mı Kamber Usta?
Kamber Usta aletlerini toparlarken yüzüme bakmadan bana cevap verdi.
- Sen kimin oğlusun?
- Kamil’in...
- Nalbur Kamil’in mi?.. Kasabanın tapu dairesinde memur olan babama “Tapucu Kamil” denmesini ima ederek:
- Hayır,Tapucu Kamil’in.. Kamber Usta kafasını iki yana sallayıp,dudak bükerek:
- Tapucu Kamil’in oğlusun demek!.. dedi. Birkaç dakika süren sessizliğin ardından ben yine tüm cesaretimi toplayarak, Kamber Usta’ya tekrar sordum.
- Sana çıraklık yapayım mı?.. Yine birkaç saniye süren sessizliğin ardından Kamber Usta cevap verdi.
- Kalem efendisinin oğlundan nalbant çırağımı olurmuş!..
- Niye olmasın ki!?
- Olmaz tabi,kalem efendisinin oğlundan kalem efendisi olur!..
- Ama ben nalbant olmak istiyorum!..

Tam bu sırada Kamber Usta,dükkanın önünden geçmekte olan berberin çırağına seslendi.

- Ustana söyle de, müşteri boşalınca bir ara geliversin, deftere yazılacak bir iki hesapla, okunacak bir mektup var.
- Tamam Kamber Usta söylerim.

Berber çırağı ile Kamber Usta’nın arasında geçen bu konuşmadan Kamber Usta’nın okuma-yazma bilmediği ortaya çıkınca, önüme çıkan bu fırsatı kaçırmamak için hemen atıldım ve günlerdir seyrede-seyrede yerini öğrendiğim veresiye defterinin bulunduğu eski masaya doğru giderek defteri açıp, içindeki kalemi elime aldım ve Kamber Usta’ya dönerek:
- Bak beni çırak olarak alırsan veresiyeleri de ben yazarım, mektupları da ben okurum, berbere ihtiyacın kalmaz...
Kamber Usta bana doğru dönüp,biraz da imrenerek baktı.
- Aferin sana!..Demek veresiye defterini de yazarsın ha! Hadi süvarinin hesabına dört nal yazda görelim bakalım!..
“Çıraklığa kabul edildim galiba” diye sevinerek, veresiye defterini açtım ve sayfaları çevirmeye başladım...

Şahmeran...
Arap...
Küheylan...
Tosun...
Akkız...
Herkül...

 

Sayfaları çevirdiğimde insan isimleri yerine atların isimlerini gördükçe, Kamber Usta’nın atlara olan sevgisinden dolayı sahiplerinin yerine,veresiye defterine atların adlarını yazdığını gördüm... Altıncı sayfa süvarinin sayfasıydı. Dört nalı hesaba yazdıktan sonra Kamber Usta’ya seslendim.
- Mektubunu da okuyum mu Kamber Usta?..
Kamber Usta gelen mektubu raftan alarak bana doğru uzattı. Mektubu alıp, içinden çıkan resmi Kamber Usta’ya verdikten sonra okumaya başladım. Kamber Usta, bir yandan zarfın içinden çıkan resme dolu-dolu gözlerle bakarken bir yandan da beni dinliyordu. Mektubu okumayı bitirdiğimde, Kamber Usta’nın gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü ve elindeki resmi bana gösterdi.
- Benim küçük kızın oğlu.Gözümde tütüyor kerata!..
Kamber Usta gözyaşlarını avucunun içi ile sildikten sonra bana dönerek :

- Haydi bakalım,madem burada çalışacaksın, doğru bizim eve git.Yengenin hazırladığı öğlen yemeğini getir. Haa! Sen bizim evi biliyor musun?
-Tabi biliyorum Kamber Usta.Ofisin yanında,bahçesinde vişne ve kayısı ağaçları olan mavi ev. Hem,ben Zahide Teyzeyi de tanıyorum... Annemin arkadaşı...
Kamber Usta biraz şaşırmıştı.
- Anlaşıldı,anlaşıldı!.. Biraz daha sorsam, bizim tevellütü ortaya dökeceksin neredeyse!..Bizim evi tarife, bahçedeki ağaçlardan başladığına göre,bizim vişne ve kayısıların tadına da baktın herhalde!..
Dedikten sonra,kafamı hafifçe okşayarak :
- Bizim bahçedeki vişne ve kayısıları yolan çocuklar arasında sen de varsın gibi geldi bana!..
Kamber Usta’nın bu sözleri üzerine aklıma,mahalledeki arkadaşlarımla beraber Kamber Usta ve eşi Zahide Teyze evde yokken bahçelerine girip,ağaçlarından patlayana kadar tıka basa vişne ve kayısı yediğimiz ve ardından da ishalden kurtulamadığımız günler geldi...
Sanki Kamber Usta aklımdan geçenleri biliyormuş da, beni suçüstü yakalamış gibi başımı sessizce öne eğdim.Ben,böyle birkaç saniye daha sessizce durunca,Kamber Usta dayanamayarak bana döndü ve kafamı okşayarak :


- Şaka yaptım çırak...Biz iki kişi o kadar meyveyi ne yapalım!? Dökülüp,çürüyeceğine sizler yiyin. Zahide Teyzenle ben, meyveleri koparmanıza değil,koparırken ağaçların dallarını kırmanıza kızıyoruz...Haydi bakalım,şimdi marş- marş! bizim eve...
Sevinçten uçarcasına Kamber Usta’nın evine doğru koşmaya başladım, mutluluktan çıldırıyordum adeta...
Kamber Usta beni işe almış,üstelik bana “çırak” demişti...
Günlerdir kurduğum, Kamber Usta’nın yanında çırak olma düşü; artık düş olmaktan çıkmış ve gerçek olmuştu...


Sevinçten dükkanla ev arasındaki yolun nasıl geçtiğini dahi anlayamamış ve birkaç dakika sonra Kamber Usta’nın evine ulaşmıştım. Kapıyı çaldım.Kapıyı Zahide Teyze açtı.
- Zahide Teyze,Kamber Usta öğle yemeğini istiyor.Ben Kamber Usta’nın yanına çırak oldum.Onun için yemeği de artık her gün ben götüreceğim herhalde.


-İyii!.. Hadi hayırlı olsun bakalım...
Az sonra, Zahide Teyze küçük bir bakır tepsi içerisine koyarak üzerini sofra bezi ile örttüğü yemekleri bana uzattı.
- Dikkat et,götürürken dökme,akşam eve gidince annene de selam söyle.
- Olur söylerim, dedikten sonra yemek tepsisini alarak tekrar dükkana doğru yöneldim.

Dükkanda Kamber Usta ile beraber ilk öğle yemeğini yedim.Öğle yemeğini yedikten sonra, Kamber Usta’ya seslendim.
- Kahveni söyleyeyim mi usta?


Kamber Usta’yı bir kez daha şaşırtmıştım...
- Demek öğlen yemeğinden sonra kahve içtiğimi de biliyorsun ha!..Söyle o zaman kahvemizi de içelim bakalım...
Kamber Usta söylediğim kahveyi her zaman olduğu gibi, höpürdeterek büyük bir zevkle içmeye başladı. Fincanın dibinde kalan son birkaç yudumu içmeden önce fincanı büyük bir özenle önce sola,sonra sağa çalkalayıp,öncekilerden büyük bir höpürdetmeyle içtikten sonra bana seslendi.
- Haydi bakalım çırak,işbaşı....

O gün, Kamber Usta’nın yanında çalıştıktan sonra, çıraklığa kabul edildiğimi evdekilere bir an önce müjdelemek istediğimden gün geçmek bilmedi, akşamı zor ettim. Akşam sevinç ve heyecan içerisinde eve koştum. Evdekilere müjdeyi verdim.
- Anne-baba,ben Nalbant Kamber Usta’nın yanına çırak girdim.
- Demek,kendi kendine iş buldun oğlum,aferin sana!..
- Sokaklarda boş-boş gezmekten iyidir oğlum...

O yaz ailecek yaylaya çıkana kadar, Kamber Usta’nın yanında çalıştım. Sabah erkenden dükkana geliyor, akşama kadar canla başla çalışıyor, adeta akşamın olmasını istemiyordum. Ancak, her yıl olduğu gibi bu yılda yayla zamanı gelip çatmıştı...


Kasabamız, sahil kasabası olduğu için, kasabamızın insanları için yaz tatili demek, yaylaya çıkmak demekti...
O yıllarda gelir dağılımı bugünkü kadar bozuk olmadığı için zengini olsun, fakiri olsun kasaba halkının aşağı yukarı hepsinin iyi-kötü bir yayla evi vardı. Yayla zamanı gelince, yaşlıların dışında kasaba halkının büyük bir bölümü yaylaya çıkardı. Kamber Usta, kasabada tek nalbant olduğu için, çok acil bir şey olmazsa yaylaya çıkmazdı. Yayla zamanı kasaba iyice tenhalaşır, adeta terkedilmiş gibi olurdu. Kasabanın nüfusu, kasaba pazarının kurulduğu perşembe günlerinin dışında bir hayli azalırdı. Yayla zamanı gelip çattığında babam anneme :
- Ben önümüzdeki pazartesi izine ayrılıyorum hanım. Hazırlıklara başlayalım da ,çarşambaya yaylaya çıkalım, dedi.
Babamın bu sözlerini duyunca, yaylaya çıkmamak için babamı ikna etmeye çalıştım.
-Baba, ben Kamber Usta’nın yanında çalışıyorum ama!.. Ben yaylaya çıkmasam,evde kalsam...
- Saçmalama oğlum. Senin yaşın kaç, başın kaç!?.. Olmaz öyle şey!.. Ben Kamber Usta ile konuşurum yayladan dönene kadar sana izin verir...


Çaresiz bizimkilerle beraber yaylaya çıktım. Yayladayken her hafta günlerin geçip, perşembe gününün gelmesini dört gözle bekliyordum. Perşembe sabahları, bizimkilerle beraber sabah erkenden kasabaya iner inmez Kamber Usta’nın yanına koşuyordum. Dükkana ulaştığımda Kamber Usta bana takılıyordu:
Naber yaylacı!.. Hoş geldin. Bizi bırakıp yaylaya kaçtın değil mi?..
Kamber Usta böyle konuşunca ben kendimi suçlu hissediyor ve kendi kendime, “ Şu yayladan bir an önce dönsek de, Kamber Usta’nın yanında daha fazla çalışsam” diyordum...

Kamber Usta, nalları yapılmak üzere dükkana gelen atların yeni nallarını çakmadan önce eski nallarını kontrol ederdi. Nal, at sahibinin ihmalinden dolayı zamanında değiştirilmemiş, iyice eskimiş ve artık hayvanın ayağına da zarar verir hale gelmişse...
Vay haline at sahibinin!..
Kamber Usta, ihmalkar at sahibini karşısına alır bir güzel paylardı.


“Yazık değil mi ulan bu yavruya!..Böyle gezdirilir mi bu garip!?.. Ekmek teknen değil mi ulan senin bu hayvan!?.. Bu garip de derdini söyleyecek dil yok a! Sende de hiç mi vicdan yok, bre vicdansız!..”

Kamber Usta, at sahiplerine bu lafları sayarken niyeti atların sık sık nallarının değişmesini ve dükkanda fazla iş olmasını sağlamak değil, çok sevdiği atların acı çekmesini önlemekti. Acı çeken bir atın yüzüne bakarken Kamber Usta’nın sert yüz hatları yumuşar, yüzüne bakan, acı çeken atla birlikte Kamber Usta’nın da acı çektiğini anlardı. Böyle anlarda Kamber Usta at sahibi ile beraber beni de atın yanına çağırır, atın ayağını göstererek:

“Şu yavrunun çektiği acıyı görüyor musun?..Kendini onun yerine koy!.. Ayakların çıplak,sırtında bir dolu yük ; çıplak ayaklarınla taş,toprak,diken,çivi,çer-çöp demeden dolaşıyorsun!.. Çektiğin acıyı düşünebiliyor musun!?..”

Kamber Usta, bunları söylediğinde kendimi acı çeken atın yerine koyardım... Ata olan acıma duygum ve sahibine olan kızgınlığım birkaç kat daha artardı... Yaşamımın sonraki yıllarında acı çeken bir insan yada hayvan gördüğümde, artık hep aklıma Kamber Usta’nın bu sözleri gelecekti:

“ Kendini onun yerine koy!..”

Kendimi acı çeken insanların yada hayvanların yerine koydukça, her türden canlının acı çekmemesi için onlara yardım etme arzusu ve buna bağlı olarak da insan, hayvan, bitki, doğa...

Kısacası sevginin her türlüsü içimi kaplayacaktı...

 

Kamber Usta, dükkana gelen tüm atların cinsini bilir, ayırmaksızın hepsini sever,okşardı. Ancak, Arap atını bir başka severdi. Dükkana bir Arap atı geldiğinde dayanamaz ve anlatmaya başlardı.

 

“Evlat bilir misinki; Tanrı atı yaratmak istediğinde, rüzgarı yanına çağırmış ve rüzgara ‘senden bir canlı yaratmak istiyorum’ demiş ve eline aldığı bir avuç rüzgarı koyu bir renge dönüştürerek atı yaratmış.Yarattıktan sonra ata ‘senin adını at koydum,sen artık bir Arap atısın,sen bütün hayvanların efendisi olacaksın’ demiş... Yeryüzünde ikiyüz kadar değişik at türü vardır. Bu türler arasında en soylusu ve en safı Arap atıdır. Arap atı; güzelliği, soyluluğu, zekası, çok hızlı koşması, sahibine sadakati ile bütün öteki atlardan üstündür. Bu nedenle Arap atından pek çok at türü ıslah edilerek üretilmiştir. Arap atı, sanki ayağında görünmez yaylar varmış gibi ahenkli ve esnek yürür ve koşar. Çöllerde bile iki gün su içmeden yol alabilirler.”

Kamber Usta, o an dükkanda bulunan Arap atının yanına giderek, kafasından başlayarak okşar sever ve anlatmaya devam ederdi.

“Arap atının başı küçük ve zariftir... Bakışları hareketli ve keskindir... Kulakları sivri ve ufaktır... Dudakları bir fincandan kahve içecek kadar ince ve zariftir...

Kamber Usta, Arap atını okşayıp severek bunları anlatırken, bende Arap atını görmekten bakmaya geçer ve Arap atının tepeden tırnağa büyük bir dikkatle izlerdim...

 

Arap atının birçok çeşidi vardır...Küheylan cinsi dayanıklı, güçlü,güzel binektir. Bu cins eski yıllarda savaş atı olarak kullanılmıştır... Seklavi cinsi güzel ve zariftir... Seklavi Cedran cinsi ufak, çevik, asabi ve çok hızlıdır...Manekiler yapılı,güçlü ve hızlı koşarlar...Hamdaniler ise iri yapılı,geniş ve uzun vücutludur.. Yarış atlarının çoğu Arap atındandır...”
Ve Kamber Usta sözünü bağlardı : “Eee! evlat,boşa dememişler, ‘Arap atı yakın eder uzağı’ diye...”

Kamber Usta Arap atı ile ilgili anlatacaklarını bitirdikten sonra,beni atın yanına çağırırdı.

“Gel evlat... Bak şu güzelliğe!..

Dedikten sonra elimi tutarak, bir yandan atı kendisi ile beraber okşayıp sevmemi sağlarken,bir taraftan da devam ederdi.

“Evlat şu yelelerin ve kafanın güzelliğini görüyor musun?..”
“Bakışlardaki keskinliği ve gözlerdeki güzelliği fark ettin mi?..
“Şu dudaklardaki güzelliğe ve inceliğe bak...”

Kamber Usta, bunları söylerken Arap atına büyülenmiş gibi bakardı. O anda Kamber Usta, bana sanki apayrı bir dünyada yaşıyormuş gibi gelirdi...
Zamanla Kamber Usta’daki Arap atı sevgisi ve hayranlığı yavaş-yavaş bana da geçmeye başladı. Artık, bende dükkana güzel bir Arap atı geldiğinde Kamber Usta gibi okşuyor, seviyor ve hayranlıkla seyrediyordum...

Kamber Usta’nın yanında çalıştıkça zaman içerisinde, Kamber Usta’daki hayvan sevgisinin Arap atı ile başlayarak bende de oluştuğunu farkettim. Kamber Usta’nın yanında çalıştıkça, daha sevgi dolu, daha yumuşak bir kişiliğe sahip olmaya başlamıştım...
Artık insanları, hayvanları, doğayı daha çok seviyor ve koruyordum...


Kamber Usta’dan bana geçen bu hayvan sevgisinin üzerine,yaşamımın sonraki dönemlerinde insan ve doğa sevgileri de eklenecek ve bu sevgi sağanağı benim sevgi dolu, hümanist kişilikli bir insan olmamı sağlayacaktı...

 

Kamber Usta’daki hayvan sevgisi zamanla bende de oluştukça, dükkana gelen atların ayaklarına Kamber Usta’dan önce ben bakar olmuştum. Dükkana gelen atların ayaklarına önce ben bakıyor, nalın zamanının geçtiğine karar verirsem Kamber Usta’ya, “Kamber Usta bu nalın değişme zamanı biraz gecikmiş galiba” diyerek, bir taraftan ata acı çektiren at sahibini gammazlıyor; bir taraftan da “ben artık bu işi öğreniyorum” demeye getiriyordum. Ancak her seferinde Kamber Usta atın nalına baktıktan sonra, “hayvan eğri basmış,nal daha eskimemiş”, “daha vakti var” diyerek, benim söylediklerimi onaylamıyordu.Kamber Usta söylediklerimi onaylamadıkça, “henüz bir şey öğrenemedim” diye üzülüyordum...


Nihayet günler sonra, gelen atlardan birinin ayaklarına bakıp ta, “Kamber Usta bu nal biraz gecikmiş galiba” dediğimde, Kamber Usta at sahibine : “ulan parmak kadar çocuk anladı şu yavruya yaptığın eziyeti, vicdansız!..” dediğinde, kendi kendime sevinerek “bende artık nalbantlığı öğreniyorum” diye düşündüm...

O yaz Kamber Usta’nın yanında nalbant çıraklığını büyük bir istek ve sevgiyle yaptığım için, sabahtan akşama kadar sonsuz bir arzuyla çalışıyordum.Bu çalışma tempom yüzünden yaz aylarında arkadaşlarımla yaptığımız mahalle maçlarını bir hayli ihmal etmiştim.Zaman zaman arkadaşlarım dükkanın karşısına gelerek, bana futbol topunu gösterip işaretlerle mahalle maçına gelmemi istiyorlardı.Ben ise maç yapmak için içim gitmekle beraber, Kamber Usta’nın arkadaşlarımı görüp, bana kızacağını düşündüğümden, bu durumdan huzursuz oluyor ve arkadaşlarıma Kamber Usta’ya görünmemelerini ve gitmelerini işaret ediyordum. Ancak, tüm çabalarıma karşın Kamber Usta’nın arkadaşlarımı görmesini engelleyemedim...


Yine bir gün arkadaşlarım dükkanın karşısından maça gelmem için işaret ederlerken,Kamber Usta arkadaşlarımı görerek, “arkadaşların seni maça çağırıyorlar galiba” dedi. Bende Kamber Usta’nın bu duruma kızacağını düşündüğümden “usta ben maça gitmeyi değil, dükkanda çalışmayı istiyorum” diye cevap verdim. Kamber Usta’nın sert yüz hatları yumuşadı ve saçımı okşayarak bana,“ Biliyor musun, bende gençliğimde futbol oynadım, kaleciydim” dedi. Ben Kamber Usta’nın 1.90’lık kalıbına bakarak, “Kamber Usta eskiden sıkı bir kalecidir” diye düşünürken Kamber Usta, “haydi bakalım bugün maçınız bitene kadar izinlisin, marş-marş arkadaşlarının yanına!” dedi.


Yıllar sonra, Kamber Usta’nın aslında futbol falan oynamadığını; sevgi dolu yüreğinin, arkadaşlarım maç yaparken benim mahrum kalmama dayanamadığından,benim de maça gitmemi sağlamak için öyle dediğini öğrenecektim...

Kamber Usta’nın yanında yaz boyu çalışmıştım ve artık yaz tatili bitmek üzereydi.Yaz tatilinin son haftasına girdiğimizde, Kamber Usta’ya “Usta,haftaya bizim okullar başlıyor, ben bu sene okulda sabahçı olacağım, bu yüzden öğlenden sonra okul çıkışı boşum, gelip dükkanda çalışırım” dedim. Bu teklifimin Kamber Usta’nın hoşuna gideceğini ve tereddütsüz kabul edeceğini düşünmüştüm. Ancak,Kamber Usta’nın yay gibi kaşları çatılınca, yanıldığımı anladım.


- Önce okul evlat,önce okul!.. Okul olmadan dükkanda, nalbantlık da yok sana. Önce okulunu bitireceksin.Sen eğer nalbant olacaksan, okumuş nalbant olacaksın. Okulun varken bu dükkana sadece cumartesileri gelebilirsin... Anlaştık mı evlat?.. Tamam mı?..
Kamber Usta’nın hiç beklemediğim bu sözleri, bir tokat gibi yüzümde patlamış ve okul sezonu için yaptığım planları kısmen de olsa bozmuştu. Kendimi oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi hissettim bir an... Ancak, bir süre sonra “buna da şükür” diye düşündüm. Ya, Kamber Usta cumartesileri de dükkana gelmeme izin vermeyip, sadece yaz tatillerinde gelebilirsin deseydi ne yapardım.

 

Yaz tatili bitmiş, yeni öğretim yılı başlamıştı artık...

Bundan böyle okullar tatil olana kadar hafta içi çalışmak yerine sadece, sabahları okula gitmek için dükkanın önünden geçerken Kamber Usta’ya “Günaydın Kamber Usta, hayırlı işler” demekle, Kamber Usta’nın da bana “Sana da iyi dersler çırak” demesi ile yetinmek zorundaydım.

Buna rağmen bir kaç kez okul çıkışı şansımı da denemedim değil...

 

Birkaç defa okul çıkışı dükkana uğradığımda Kamber Usta’ya “Usta,yardım edecek bir şey varsa yardım edeyim, zaten yarın derslerimiz boş geçecek” dediğimde; her seferinde Kamber Usta’dan “....işi yap”, “.....işine yardım et” şeklinde cevaplar almayı bekledim. Böylece, Kamber Usta’nın yavaş yavaş yumuşamasını sağlayacak, günde yarım saat-bir saat derken bir süre sonra da okuldan çıktıktan sonra tamamen dükkanda çalışmayı ona kabul ettirecektim...


Ancak, bu hafta içi çalışma girişimlerim, her seferinde aynı son ile karşılaştı :
Kamber Usta’nın yay gibi kaşları çatıldı ve bu çatık kaşları ile bana dönerek “Var çırak...Var...Sana yapacak iş var...Şimdi hemen dükkandan çıkıyorsun, doğru evine gidiyorsun ve derslerini yapmaya başlıyorsun...Okul tatil olana kadar senin işin bu... Haydi bakalım marş marş!.. Ha! Unutmadan söyleyeyim; böyle zırt-pırt dükkana geleceğim diye, dersleri ihmal eder de, zayıf getirirsen, vay haline!.. O zaman değil cumartesi, yaz tatilinde de dükkana sokmam seni, bu dükkanı da emekli olduktan sonra sana bırakmam o zaman ...”

“ Bu dükkanı da emekli olduktan sonra sana bırakmam o zaman...”
“ Bu dükkanı da emekli olduktan sonra sana bırakmam o zaman...”
Bir kaç kere daha bu cümleyi kendi kendime tekrar ettim...
Evet, yanlış duymamıştım... Kamber Usta dükkanı emekli olduktan sonra bana bırakacaktı...

“ Nalbant Yalçın Usta...” , “ Nalbant Yalçın Usta...”, “ Nalbant Yalçın Usta...”

Birkaç kez daha dükkan benim olduktan sonra insanların bana nasıl hitap edeceklerini düşündüm... Bu, çok hoşuma gitmişti... Bir avuç inciri berbat edip, Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olmamak için, şansımı daha fazla zorlamamaya karar verdim ve bir daha, hafta içi dükkana uğramadım...

* * *
Kamber Usta’nın yanında çalışmaya başlamamın üzerinden iki yıl geçmişti...

Geçen iki yılda, sadece yaz tatilleri ve cumartesileri çalışmama rağmen nalbantlığı bir hayli öğrenmiştim. Ben nalbantlığı öğreniyordum ama, geçen yıllar içerisinde ülkede yaşanan toplumsal değişimlerden kasabamızda nasibini alıyordu. Tüm ülkede olduğu gibi kasabamızda da yaşanan bu değişimlerin etkisi ile Kamber Usta’nın dükkanında işler bir hayli azalmıştı...


Son yıllarda tarımda artan makineleşmeden kasabamızda nasibini almış ve köylerde traktör sayısı bir hayli arttığından, at arabası kullanımını azalmış, buna bağlı olarak kasabada ve köylerde at sayısı bir hayli azalmıştı...


Eskiden daha çok toplumun varlıklı kesimleri arasında yaygın olan otomobil ve yazlık konut sahibi olma arzusu son yıllarda ülkenin orta gelirli insanları arasında da yayılmaya başlamıştı. Orta gelirli kesim arasında başlayan bu otomobil ve yazlık ev sahibi olma modası nedeniyle evlenecek genç kızlar artık başlık parası yerine üç adet –kışlık ev,yazlık ev,otomobil- anahtarı ister olmuşlardı. Artık insanlar belki de yılda bir ay bile kullanmayacakları yazlık evlere sahip olmak için yıllar süren kooperatif maceralarına atılacaklardı...


Toplumda başlayan bu yazlık salgını nedeniyle dağ, taş yazlık ev ile dolarken kasabamızda bu salgından nasibini almıştı... Şirin sahil kasabamızın eski, nostaljik, beyaz badanalı, duygulu evleri birer birer yıkılmış ve yerlerinde dev, duygusuz yazlık apartmanlar yükselmeye başlamıştı. Artık kasabamızda herkes eskisi gibi birbirini tanıyamıyordu, çünkü kasaba nüfusu son yıllarda birkaç misli artmıştı. Kasaba ahalisinin dükkanının ve evinin kapısını kilitlemeden dışarı çıktığı günler artık nostaljik bir anı olarak kalmıştı...


Kasabamızdaki bu yoğun yapılaşmadan dolayı arsalar ve evler kıymetlenmiş, bunun sonucunda da kasabanın yerli halkının ekonomik gücü artmıştı. Eskiden at arabasına binen kasaba ahalisi, zenginledikten sonra atı arabayı terk etmiş ve otomobillere biner olmuştu...


Bu nedenlerle son yıllarda kasabada at sayısı ve buna bağlı olarak Kamber Usta’nın işleri de bir hayli azalmıştı. İşler bir hayli azalmasına rağmen Kamber Usta zaman zaman “Nerede çırak, eski işler nerede?..” Demekle beraber, moralini bozmuyordu...


Ta ki; yan dükkan komşuları Berber Hilmi ile Kahveci Bekir’in zaman-zaman yaptıkları – Kamber Usta’ya göre ahlaksız - teklifleri duyana kadar...


Berber Hilmi ile Kahveci Bekir’in yaptıkları –Kamber Usta’ya göre ahlaksız- teklif, kasabanın tam ortasında kalan dükkanları yıkarak kat karşılığı pasaj yapılmak üzere müteahhite vermekti...
Berber Hilmi ile Kahveci Bekir’e göre; dükkanları müteahhite verirlerse hisselerine düşen dükkanları kiraya vererek elde edecekleri gelir ile bundan böyle, ömürlerinin kalan kısımlarını çalışmadan-ekmek elden su gölden- rahat rahat geçirebilirlerdi.

 

Bu saatten sonra bitli kafanın tıraşı, sarhoşun kahvesi, uyuz atın nalı ile uğraşmanın ne anlamı vardı ki!?.. Al kiraları bak keyfine!.. Şu ölümlü dünyada daha ne kadar yaşayacaklardı ki?..


Kamber Usta ise, Berber Hilmi ile Kahveci Bekir’i anlamakta zorlanıyordu. “Çırak bu saatten sonra bunlardaki bu mal mülk hırsını anlayamıyorum, bu yaştan sonra parayı pulu ne yapacaklar ki?.. Hem ben bu dededen kalma, her köşesi anılarla dolu dükkanı yıkarsam, dedem, babam kara toprağın altında nasıl rahat yatarlar?.. Sonra, bunlar anlamıyorlar mı ki; Şahmeran, Arap, Küheylan, Tosun, Akkız, Herkül; atlarım benim hayatım, ben esas onlar olmadan yaşayamam, esas o zaman ölürüm... Onlar benim aspirinim, gripinim, tansiyon ilacım, her şeyim...” , diyordu.


Berber Hilmi ile Kahveci Bekir, Kamber Usta’nın her seferinde olumsuz cevap vermesine karşın tekliflerinde ısrarla direnmeleri üzerine Kamber Usta kesin tavrını koydu ve son sözünü söyledi : “Ben ölmeden bu dükkanı yıktırmam, bir daha bu konuyu açarsanız sizinle de selamı sabahı keserim!..”


Berber Hilmi ile Kahveci Bekir bir daha pasaj konusunu açacak cesareti kendilerinde bulamadılar...

Berber Hilmi ile Kahveci Bekir, Kamber Usta’yı dükkanları müteahhide verip pasaj yaptırmak konusunda ikna edememişlerdi ama; bir süre sonra kasabamızın belediyesinin alacağı bir karar, Kamber Usta’yı buna razı olmaya mecbur edecekti :

Belediye; artık, adamakıllı tatil beldesi olan kasabamızı kirlettikleri gerekçesi ile, at arabalarının kasabaya girişini ve kasaba içerisinde dolaşmalarını yasaklayacaktı...

 

Belediye’nin bu kararından sonra, Kamber Usta’nın kolu kanadı kırılmıştı. Uzun zamandan beri zaten yavaşlayan işler belediyece alınan bu karar ile iyice azalmıştı. Artık dükkanda işler iyiden iyiye azaldığından Kamber Usta ile karşılıklı sohbet etmek için daha çok zamanımız oluyordu.

 

Eski yıllara ait anılarını anlatan Kamber Usta, her sohbetin sonunda, “Çırak, bu iş buraya kadar, yolun sonuna geldik galiba” diyordu. Kamber Usta mutsuzdu artık... Zaman-zaman dükkanda, sigarasından derin bir nefes çektikten sonra, gözlerini sabit bir noktaya dikerek, dakikalarca dalıp gidiyordu. Eskiden, iş yoğunluğundan öğle yemeğini dükkanda zar-zor yiyebilirken, şimdi ise iş yokluğundan Kamber Usta öğlen yemeği için evine gidiyordu.

 

O yaz tatili; benim Kamber Usta’nın dükkanında geçirdiğim son yaz tatili olmuştu...

Yaz tatili bittikten sonra, tekrar okula başlamıştım. Yine, her sabah Kamber Usta’nın dükkanının önünden geçiyordum ama artık dükkan işler azaldığından eskisi gibi sabah altı da değil, daha geç saatlerde açılıyordu. Anlaşılan Kamber Usta’da boş vermişti artık...

Bir sabah yine, Kamber Usta’nın dükkanının önünden geçip, okula giderken beklenen sonun geldiğini gördüm :

Kamber Usta’nın dükkanı yoktu artık...

Dükkan yıkılmış, dev iş makineleri dükkanın yerine yapılacak pasajın temelini atıyorlardı...

Üç ay gibi kısa bir zaman sonra Kamber Usta’nın tarihi dükkanının yerinde dev bir pasaj vardı... Kamber Usta’nın dükkanı, bundan böyle, sadece tarihin tozlu sayfalarında ve benim çocukluk anılarımda yaşayacaktı...

Kamber Usta da pek ortalıkta gözükmüyordu artık... Dükkan yıkılıp yerine pasaj yapıldıktan sonra Kamber Usta mecbur kalmadıkça evden çıkmaz olmuştu. Çok nadir, çarşıya pazara ihtiyaç için bir şeyler almaya çıkmasının dışında ortalıkta gözükmüyor, gün boyu, evinin önündeki küçük bahçesi ile vakit geçiriyordu...

Günler sonra, babam ile çarşıda dolaşırken Kamber Usta’yı görebildim.Tam anlamıyla çökmüştü Kamber Usta...


1.90’lık, geniş omuzlu, elma yanaklı, kalın bıyıklı, ilerlemiş yaşına rağmen bir delikanlı kadar çevik olan Kamber Usta gitmiş; yerine, yanakları solgun, beli yavaş-yavaş kamburlaşmaya başlamış, hareketleri ve yüzündeki kırışıklıkları ağırlaşmış bir Kamber Usta vardı artık...

Dalgın-dalgın yürüyerek, elindeki pazar sepeti ile kasaba pazarından alışverişten dönen Kamber Usta, babamın “ Pazar ola Kamber Usta” diye, biraz yüksek perdeden seslenmesi ile hafifçe irkilerek kendine geldi.


- Sağ olasın Kamil Efendi. Ne var ne yok?
- İyilik Kamber Usta, sende ne var ne yok?
- Bizde ne olsun be Kamil Efendi!.. Belediye at- arabalarını yasaklayınca bizim işler bitti, biz de mecbur kaldık dükkanı yıkıp, müteahhite vermeye. İş güç yok artık, avare-avare dolanıyoruz işte!..
- Sağlık olsun Kamber Usta, sağlığın sıhhatin yerinde ya, gerisini boş ver.
Babamın son söyledikleri üzerine birkaç ay sonra olacakları bilircesine Kamber Usta :
- Bundan sonra pek sağlık-sıhhatinde yerinde olacağına zannetmiyorum ya!.. Hayırlısı olsun, dedikten sonra bana dönerek, benim başımı okşadı.
- Ne haber çırak, sen ne yapıyorsun bakalım?
Ben Kamber Usta’ dan başımı kaçırmaya çalışarak, babamın arkasına gizlenmeye çalıştım.
- Ne o çırak, küstün mü bana ?
Asık bir yüzle cevap verdim.
- Hani, dükkanı bana bırakacaktın?
Kamber Usta’nın dükkanı müteahhide verdikten sonra, sararıp solan yüzü tekrar kızardı.
- Ne desen haklısın evlat, ne desen haklısın!.. Dükkanı sana kalmadan bitirdiler evlat, bitirdiler...
Gözler dolu-dolu olan Kamber Usta, tekrar başımı okşadı.
- Üzme evlat kendini, sen okulunu başarıyla bitir, sana başka yerde dükkan açarız...
Kamber Usta, söylediklerine kendisi de inanmıyordu tabi...


Sadece benim gönlümü almaya çalışıyordu. Nalbant Kamber Usta’nın dükkanı ile beraber, nalbantlık mesleği de tarihe karışmıştı artık... Bundan böyle, Şahmeran, Arap, Küheylan, Tosun, Akkız, Herkül, sadece benim anılarımda yaşayacaktı...

Ölümün soğuk yüzü ve acımasızlığı ile tanıştığım o güne kadar; çocukluğumda ölüm, benim için sadece bir oyundu. Kasaba da birisi öldüğü zaman, cenaze mezarlığa götürülürken mahallenin çocukları hep beraber cenaze alayının peşine takılır, birbirimizle boğuşarak mezarlığa kadar gider, cenaze yakınlarının ağlamalarını, ağıt yakmalarını seyreder ; sonra da tüm çocuklar, günlerce birbirimize cenaze yakınlarının ağlamalarını, ağıt yakmalarını taklit ederek dalga geçerdik. Ancak ölümün oyundan öte, acı bir yüzünün de olduğunu o gün anlayacaktım.

 

Kamber Usta’nın öldüğü gün...

O acı gün de, başladığında diğer günlerden farksızdı... Babam her sabah olduğu gibi o sabahta işe gitmek için hazırlanmak ve kahvaltısını yapmak üzere annemle beraber erkenden kalkmıştı. Ben ise babamdan sonra kalkmak üzere yatağımda, üzerimdeki uyku mahmurluğunu atmaya ve gözlerimi açmaya çalışıyordum. Biraz sonra babam yatağımın başucuna gelerek telaşlı – telaşlı “ Kalk oğlum kalk ” dediğinde, tatsız bir şeyler olduğunu hissettim.


- Ne oldu baba ” dedim,
- Kamber Usta , oğlum Kamber Usta, diye cevap verdi babam ve devam etti.
- Kamber Usta’yı kaybettik oğlum, öldü Kamber Usta.

Bir an yatakta taş kesildim zannettim... Sanki vücudumun hiçbir yeri kımıldamıyordu...

Birkaç saniye sonra artık engel olamadığım gözyaşlarım göz pınarlarımdan süzülmeye başladı. “ Kendini fazla üzme oğlum, toprağı bol olsun. Ne yaparsın, elden ne gelir?” dedi babam. “Bugün istersen okula gitme, cenaze namazına Çarşı Cami’ sine beraber gideriz” diye devam etti. Annem de “ Bende Zahide Abla’nın yanına gideyim, kadıncağızın eli ayağı kalkmıyordur şimdi, geleni gideni karşılarız” dedikten sonra evden çıkarken, ben ağlamaya devam ediyordum...

 

Öğlen namazından sonra Kamber Usta’nın cenaze namazını kılmak için babamla beraber en ön safta yerimizi almıştık... Kentleşmenin ve teknolojinin kurbanı olarak, atlarından ayrılmasına daha fazla kalbi dayanamayan Kamber Usta’nın tabutunun karşısında aklıma Kamber Usta’nın bir süre önce Berber Hilmi ile Kahveci Bekir’e söyledikleri geldi.

“ Çırak bunlar anlamıyorlar mı ki; Şahmeran, Arap, Küheylan, Tosun, Akkız, Herkül... Atlarım benim hayatım, ben esas onlar olmadan yaşayamam, esas o zaman ölürüm... Onlar benim aspirinim, gripinim, tansiyon ilacım, her şeyim...”

Evet... Kamber Usta, kentleşmenin ve teknolojinin atlarını kendisinden ayırmasına ancak, beş-altı ay dayanabilmişti. Atlarından ayrılınca aspirinsiz, gripinsiz, ilaçsız kalan Kamber Usta “ Ayrılık Hastalığı” na ancak bu kadar direnebilmişti...

Ben bunları düşünürken, bir an sanki Kamber Usta tabuttan kafasını uzatıp bana, “ Affet beni çırak, söz vermeme rağmen sana dükkanı bırakamadım ama atlarım Şahmeran, Arap, Küheylan, Tosun, Akkız, Herkül... yine de sana emanet ” der gibiydi...

Yıllar geçmesine rağmen Kamber Usta benim için hiçbir zaman ölmedi...

Artık pek kalmasa da dağda, bayırda, tarlada yada yarış pistinde gördüğüm her atın...
Arap atını sevdirerek bana aşıladığı hayvan sevgisi dolayısıyla, herhangi bir insan tarafından sevilen herhangi bir hayvanın ...


Zengin, fakir, önemli, sıradan demeksizin tüm insanlara karşı beslediği insan sevgisini bana da aşıladığı için, nerede olursa olsun gördüğüm seven, sevilen herhangi bir insanın...

 

Kimliğinde, bedeninde, kişiliğinde...
Kısacası, sevginin olduğu her yerde...
Nalbant Kamber Usta yaşıyor...

 

Ymm Haldun Güler'in Hayvan Sevgisi üzerine 2004 Yılında Yayınlanmış Yavru Güvercinler Adında bir Öykü Kitabı vardır.Ayrıca Basıma Hazır Bir Başkadır Benim Memleketim ve Nalbant Kamber Usta Adında 2 adet Öykü Kitabı daha Bulunmaktadır.

Hava Durumu

Partnerlerimiz

Online Ziyaretçiler

197 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Bize Ulaşın

0312-4390293

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Sancak Mah. 511.Sokak 8/3 Yıldız Ankara